|
Sabahın körü olması onun gözlerinin görmediği anlamına gelmez… Aslında en iyi bu saatlerde görürdü… Güneş kendi edasıyla süzülürdü yüksek bir dağın ardından… Önce ışıkları yükselirdi, görsel bir şov gibi… Sonra kendisi çıkardı, göz kamaştıran yapısıyla… Körünü, gözünü bilmiyorum… Ama zordu bu devran içersinde kendini aydınlatacak edevatları bulmak… Bilinmez geçiyordu zamanlar… İkide bir yaz geliyordu… Sıkılıyordu… Her yaz mevsiminde mutlaka bir şeyler gelirdi başına… Sabahın köründe görmeye çalışırdı, Rüyasına kuşlar girerdi…
Kimse sormazdı dağınıklığı… Sordurmazdı… Sağa sola saçılmış bu düzensizlik hali hoşuna gidiyordu… Bastırılmış bir özgürlüğün küçük simgesi oluyordu… Formülü yoktu… Kısaltmasıda… Acılar her dem daha uzun çekiliyordu… Zaman hızlı akmıyordu… Akan zamanın içindeki devinimsel boşluklar oluyordu… Sonrası sessiz bir kuşluk vakti… Vardı bir bildikleri… Hava akımına uygun uçuyorlardı… Ve vaktin kuşluk olmasından sahipleniyorlardı… Sesleri inletiyordu yeryüzünü… İyi ya da kötü ayırt edemiyordu kimse, nasıl sesler çıkardıklarını… Çıkıyordu sesleri, ağlayanların dışında… … Vakitlerin tanımı zordur bu yirmi dört saat içersinde… Bölmüşler zamanları… Küçük bir kısmını kuşlara vermişler… Kuşluk vakti… Sabah... Onun körü… Öğlen… İkindi… Akşam… Yatsı… Her zaman içersinde bir evvellik söz konusu olabiliyor masalların bilinmez fiil çekimlerinde… Ertesi yok… Gerisi bir kuşun kendi melodisi… Hatta kapı çaldığında zile yüklenen elektronik kanarya sesi… Gideceksen kuşluk vaktinde git… En uzağa olsa bilse… Abdeste ihtiyacı yok onların dönmeleri için gökyüzünde… Hava akımı sürüklüyor kanatlarını… Ölenlerin ardından en iyi onlar ağıt yakıyor… Geleceksen kuşluk vaktinde gel… Bu vakti paylaşıyor benimle kuşlar… Kuşdili bilmiyorum… Ama onlar Anlıyorlar ne demek istediğimi… Gelende gidende bir kuşluk vaktinde çarpsın ya da çalsın kapıyı…
|