|
Kızıl saçlarının esrarı... |
|
|
|
|
Yazar Temirağa DEMİR
|
|
Perşembe, 03 Nisan 2008 |
Bir özlemdir belki de yaşamak, bir Ankara kışında paltosuz dolaşmaktır, sonra bir köy yağmuru altında ıslanırken birkaç yıl öncesine kadar kaç sevginin değiştiğini kontrol etmektir…
Sonra bir şiirdir hayat, söylenecek cümlelerin sonuna üç noktalar koyarak anlamları geniş zamanlara itelemektir Bahar kaç kez sayılır ki? Kafanızın ıslanmasına sebep olan yağmurları en çok hangi zamanlarda arzuladığınızı hatırlar mısınız? Sevdiğiniz tarafından ilk terk edilişinizi… Çocuğunuzun zıbınını… İlk adet gününüzü… Ya da maçta ettiğiniz ilk küfürü… Gençlik yıllarınız hangi aralıklarla gelir aklınıza… Yoksa aralıktan aralığa mı? Yitirdik birçok sevişmemiz bile yavan kalır oldu, yozlaştık mı? Yabancı müzik eşliğinde kafa sallamayı bir zibil sanan gençliğe "dur" diye bağırmaya geç kalacağımızdan korkuyorum… Biz bağırdığımız vakit onlar kulaklarına pamuk tıkamış olabilirler… Şimdi bir Ankara ayazında sahip çıkılmamış bir şair olsaydınız, kızardınız…devletin sanatçısına vermediği değeri eleştirirdiniz… Gençliğinizin en hummalı zamanını bir daktilo başında yitirmek kadar zahmetlidir şiir dökmek… Sessiz gecelerde terk edilmektir ve buna rağmen hiç yalnız kalmamaktır… Her şeyden ötedir hayat… Tarif edilmeye çalışan olgudur… Yazılarda anlatılmaya çalışılandır… Kaybetmişliktir… Kazanmaktır… Zaman zaman çelişmektir… İşte böyle kanardı elleri, tutukları tutukluluk halleri ve hatta kimi zaman "yalnızlığa hayır" amaçlı sessiz tecritleri vardı… En büyük acıyı kendisinin sanacak ve yoldaşını yarı yolda bırakacak kadar zavallıydı kimi zaman… Bazen olgun bir anne, bazen Müşvik elli bir baba, ama sıkça çocuk… Salyası sümüğüne karışmış sevimlilikten çok mızmızlılığı ile nam mahallede nam salmış üç-beş yaşlarında oyun bilmez ip atlamaz top oynamaz bir çocuk… Önceleri kızardı, sonra bu kızgınlığının utancından kızardı… Kocaman uzamış saçlarına bakmadan kızıllığından almadan camekanlarının ardından şöyle yürek dolusu bağırmadan kaçardı… Birilerinin yanlışlıklarını bahane ederek… Oysa kendi doğrularındır hayat… Göbek bağının kalın bir urgan olması değildir… Kanlı bir bebeği avucuna aldıktan sonra yiyeceği küfürleri bir an bile aklına getirmeyen bir ebedir… Kızıl saçlı gözlüklü, gamzeleri yoktu, nimetti… Yaratanın dünya üzerinde belki de sadece sevmesi için ve sevilmeyi hak etmesi için yarattığı bir nimet… Bıraktı gitti… Çelişti… Çelişmece en iyi bildiği oyundu beklide…bazen anneydi bazen Müşvik elli bir baba ama çoğunlukla mızmız bir çocuk… Nasıl bir hal ve ahval içersinde olduğunu düşünemeyecek kadar bencil, bazen bir kedi gibi uysal… Az ötede yitirdim kuytu boyuna gömdüm yıllar ertesinde kokuşup ta kokusu burnuma çalınmasın diye… Ama bir ömür sonra bile hatta bir başka evrene dahi gözlerimizi açtığımızda "ah" dediklerinden ne kadar aldığımızı ve ne kadar vereceğimizi yaratan katında göreceğiz… Birisi gitsin iki taze simit biraz peynir alsın birde muzlu süt, getirinde yiyelim canım çekti… Şimdi söylesem öyle çok cümle eder ki simidin neyden yapıldığını dahi unutursunuz… Az ilerde gömdüm… Gömülene dua etsem fayda sağlar mı? Bilmem artık ama gömdüm, kokuşup da burnuma pis kokular gelmesin diye…
|
|