|
Hepsi bir başka hayalin habercisiydi. Tasvirlik bir insan değildi ama inadına tasvirlerdik benliğini… Uzak diyarların gerilla yalnızlıklarında hiçbir kuzunun dinleyemeyeceği çoban türküleri mırıldanırdık… Sonra gittik… Herkes kendi köyüne gitmek için topladı tahta bavulunu ama herkes bir başka toprak parçasında kağıt parçaları için mücadele yolculuğuna çıktı…
Ben gitmedim hiçbir yere… Gitmeye de pek niyetim yok Hala kırık türküleri söylüyorum. Kuzuların dinlemediği ve bilmediği çoban türküleri dudaklarımda… Hiç unutmadım sevdiklerimi, herkesi bir parça daha kucaklamak için kaldırımlara itina ile basıyorum… Bazen bir kamyoncu kisvesine bürünüyorum, direksiyon sallamıyorum sigara içip asfalt yollara çıkmıyorum ama duygu nakliyesi yapıyorum. Gönülden Gönüle Duygu Nakliyesi Yapılır… Dikiz aynasının üstüne “liselim” yazmıyorum ama özlüyorum lise yıllarımı… Her kardan adam olmayacağını öğrendiğimde on dokuz yaşındaydım. Hayatın poyrazına korunmasız bir şekilde itildiğimde, zindan gecelerin katranını kendime yorgan yapıp kamyonuma binip hayal nakliyesi yaptığımda, yeni çıkıyordu yüzümdeki sakallar… Çocukken kar yağardı şehre ve ben bir koşu dışarı fırlardım. Önce camdan dışarı bakar gelinlik giymiş şehri izlerdim. Sonra, anemin izin vermesi için dua eder, gider izin isterdim. Sonra onun klasik nasihatlerini dinlerdim, pek dinlemezdim aslında sadece duyardım. “Sakın üşüme, eldivenlerini tak kardan adam yapma üstüne düşer…” Ben inadına her seferinde eldivenlerimi çıkarır avuçlardım karı… Sonra karlarda yuvarlanır üstümü başımı beyaza belerdim. Kendimi pudraya batırılmış kakaolu bir kek gibi hissederdim… Sonra karları yuvarlamayıp onlardan küçük çığcıklar meydana getirmeye çalışırdım… Avuçlarımda birleşmezler ve durmadan dağılırlardı. O zaman bir anlam veremezdim neden bir araya gelip bir adama dönüşmediklerine… Şimdi yeni yeni anlıyorum, her kardan adam olmayacağını … Geçtiğimiz günlerde öyle bir ışıldıyordu ki bulunduğum şehirdeki kar… Dayanamadım yine çocukların yanında aldım soluğu. Kızakları vardı hepsinin, kimisininki leğen kimininki orijinal kızak… Bazının kızağı tarihi eser, dedesi babasına, babası da oğluna devretmiş… Ödünç olarak kızaklarını istedim, verdiler. Kırmadılar bu genç adamı. Yüzümdeki sakallar ve boyumun uzunluğu beni onlardan biraz farklı kılsa da yüreğimi görebildikleri için yadırgamadan aldılar aralarına. Genelde iyi anlaşırım çocuklarla, çocukça, iyi konuşurum… Yokuştan aşağıya doğru kendimizi bıraktık ve acayip keyifli bir şekilde kaymaya başladık… Penceredeki kadınlar ve yoldan geçen adamlar bir şaşkınlık içinde bana bakıyorlardı ama kimin umurunda..!! Hem daha büyümedim ben, baksanıza avuçlarıma... Bana bakanların aklından geçenleri okuyabiliyordum “Koca adamın yaptıklarına bak, üniversite öğrencisi olmuş ilkokul çocuklarıyla oynuyor…” Benim umrumda değil bu cümleler… Çocukluğum tutmuş bir kere, kızağı alıyorum bayırdan yukarı koşuyorum sonra biniyorum üstüne aşağı doğru ccccccciiiiiiiiiiivvvvvvvvvvvv….!!!! Süper eğlenceli. Düşenler karlara belendiğinden gülmek serbest, düşünce canın da acımıyor. Karı aldım, hafifçe elimle yokladım. Çocuklar bir koşu etrafıma toplanıp kardan adam yapalım dediler. Henüz öğrenememişler “Her kardan adam olmayacağını”… Onların yaşındayken ben de bilmezdim, sonradan öğrendim. Aldatılmayı da, yalnız kalmayı da, her gördüğüm insanın adam olmadığını da sonradan öğrendim. Her kardan adam olmayacağını da sonra… İnsan çocukken gözleri daha bir farklı bakıyor… Gözlerindeki berraklık dünyayı ve insanları kar kadar beyaz görmelerini sağlıyor. Oysa hayatın kırıcılığı gün gibi su yüzüne çıktığında anlıyorlar bir çok şeyi… Örneğin her kardan adam olamayacağını on dokuzunda öğrenmek gibi…
|