|
Ellerim titriyor sanırım, Hayır sanmam bal gibi el titremesi Alkol almadım bendeki her şeyi verdim neyim varsa, Elimde kalan sadece demirleri pas tutmuş bir ranza, Ama sayısız yağmur damlalarım var…
Kimse inanmıyor bana, oysa bu damlalar sadece ben istediğim için düşüyor… Yaratana dua ettim yağmur için… O da kabul etmiş ve şimdi sağanak yağıyor… “Durun” desem bulutlar açılacak ama ardından sen doğmayacaksın ki… Keşke bu ellere gelmez olaydım, keşke o lanet denizi mavi görmeseydim, ellerime dokunmasaydın… Yaşamak istiyorum sevmeler yasaklanmış gibi… Söylemek gelmiyor artık içimden ve bir daha asla dönmeyeceğim yollara girmişim… Bir koku sinmiş üzerime, bazen hoşuma giden, bazen kurtulmak için mücadele ettiğim bir koku… Acıtır mazi… Oysa ben sende bütün sevdalarımı, tutuşmalarımı, tutuşturamadıklarımı yeniden kaleme almıştım… Şu sağ elimin uçamayan serçe parmağındaki kına hala geçmedi… Görünce kızmıştın, “saçmalık bu, boş iş” demiştin… Geçmedi, hala duruyor uçamayan serçe parmağımda… Artık hüzünlü bakıyoruz, dönmem dönemem yemin verdim ant içtim ama susuzluğum geçmedi… Sen git gidebildiğin kadar uzağa git beni düşünme, bir an olsun aklına gelmek istemiyorum Gözlerimin içine uzanan şu lanet damlaları umursama, bir vakitler sen uzanırdın kollarıma Şimdi gözlerime damlalar… Çok yeminimi bozdum ama hiç sözümden dönmedim… Yaratan kızdı belki ama, af dilemeyi bildim… Belki affeder… Karnım acıktı, canım bir lokma istemiyor. Bu kahrolası arabesk doyurmuyor ruhumu Kendimi nereye çarpsam boşlukta kalıyorum… Sana biriktirdiğim onca duygudan elektrik üreteceğim… Yoksa taşacak bu baraj ve hemen dibinde duran sular beni altına alacak ve boğacak ve öldürecek ve artık seni de düşünemeyeceğim ve artık tüm ve’ler hayatımdan çıkacak… En hüzünlü darbukayı ben çalardım oysa… Sen beğenmezdim “darbuka neşeli çalınır senin ki ağlıyor” derdin… Şimdi en aksak ritimlerim bile hicaz… “İnsan bir çok şeyin kıymetini kaybedince anlarmış” cümlesini ben de yeni anladım… Düşlerimi buz gibi ateşlere atıyorum kitlenmiş kimseler umurunda değil… Unutsan hissederdim… Sen benim sevgilim değildin olmadın da… Sen benim sevgimdin… Ne yapmalı ne söylemeli bir fikrim yok… Gittin uzaklara benim gözlerime ıslaklıklar uzandı ama ağlamadım, yaş aktı belki ama ağlamadım, sana söz vermiştim diye… Oysa sen kıymazdan damlalarıma tek bir damlasına kıyamam derdin… Şimdi kötüyüm geçer biliyorum ama derinden izi kalacak eminim… İçim çekiliyor. Ellerim titriyor başım fena, bir yerlere uzanmam lazım ki sen nereye uzanmam gerektiğini iyi bilirsin… Bu lanet olası şarkılar olmasa bu kadar içim erimez ama içerlendiriyorlar sen gelmiyorsun esir alıyorlar beni sabahlara kadar… Zor iş… En bağlandığın anda onca duygu ile baş başa kalmak zor iş… Oysa zor büyütmüştük, çok zor… Fakirdik, sütümüz yoktu göz yaşlarımızı içirdik büyüsün diye… Ağlamak marifet diye söylemiyorum ama biliyoruz çok yaş akıttık doysun diye büyüsün kocaman olsun da gurur duyalım diye şimdi tam yürümeye başladı ki biz yokuz… Yetim bırakıyorsun… Oysa günahtır, biliyorsun… Senin ninnilerin olmadan uyuyamaz, gözlerinde o şefkati görmeden yaşamaz da.. En çok seni sevdi, sevmeliydi zaten beni de sevdi ama seni daha çok… Yaşlardan içirdik, içirdik ki o bizim gibi ağlamasın, dert çekmesin… Sen git… Artık kal demem, zorlamam, şimdiye kadar hiç zorlamadım da… Sadece gözlerinde sevgiyi gördüğümde bırakmadım seni gururuna esir etmedim… Beş mevsim yaşadık seninle en hummalı kışı, en soğuğunu birlikte geçirdik ama sarılınca geçti… Biliyorum ben bu yazıyı ne zaman okusam yine damlanacağım ama kim içecek kimin için yere dökülecek bir de ziyan olduğuna üzüleceğim şimdi olduğu gibi… Ağlamak marifet değil… Ağlamasın hiç kimse, yüreğindeki kanlar ağzından gelmesin… Kan tükürüyorum ben… Öyle zor ki içimden çıkman duman falan söküp almıyor kan tükürüyorum ben, bildiğin kan… Ama canın sağ olsun… Yaratan sorsun hesabını… Beddua değil, etmem sana, ama Yaratan hesabını sorsun ne kadarsa O’na ver… Yakmıştım gemileri güzel olacaktı her şey, her şey çok güzel olacaktı… Yeter artık, yazarak bitmez biliyorum… Bilsem ki her şey eskisi gibi olacak, usanmam parmaklarım patlayana kadar yazarım… Artık geç oldu sanırım, neyse ölüm değil ya ama ölüm gibi bir şey… Hiç ölmedim bilmiyorum… Aslında öldüm çok öldüm de hissettirmedim… Ne namazımı kıldırdım ne kefene koydurdum diriler gibi gezdim yol boyunca… Yağmurlu günleri tilkiler severmiş, büyükler öyle der… Ama ben hiçbir yağmurda tilki görmedim… Hiç seslerini duymadım. İnsan kılığında dolaşanlar var elbet fakat neden bilmem onlarda kaçıyorlar yağmurlar… Sanki az sonra yüzlerindeki o sahte ve şekerden yapılmış maske eriyecek ve rezillikleri meydana çıkacakmışçasına kaçışırlar, hep sundurmaların altında gezerler. Şemsiye ellerinden düşmez… Yüzlerinde ürkek bir ifade ile korkarak, hatta aşağılık sefiller gibi yalvararak dolaşırlar sokaklarda… Çok pislik temizler yağmurlar… Bilinmez derelere sürükler ve götürür, kimse karşı koyamaz… Her yağmur bir başka şehrin siluetini getirir gözlerimin önüne,bazen Ankara kokar bazen Harput’un henüz yollarının yapılmadığı tozlu toprak kokusu gelir burnuma… Gelenleri hiç gitmeyecek sanırız… Bu yüzdendir bunca yıpranmışlık, bu isyankarlık, bu asilik, ısrarcılık… Tane tane su damlaları, ben sırılsıklam türküler söylerim şehrin yağmuru altında ve şemsiyelerden hiç haz etmem… Ama gelmez lanet olası… Gelmesi gerekenler yağmurda da gelmez… Açarım en hicazkar bestemi la minör basarım tüm notaları, şehrin tüm hüzünleri bende birikir…Yağmur yağar tilkileri izlerim, yüzlerindeki zavallılığa bakar ses etmeden geçerim… Sadece yürürüm… Gözlük camlarım ıslanır ve bilirim ıslanır başka gözlük camları da… Gözlüğüm kardeşi olan gözlüğün camları… Sadece dua ederim belki kent yağmurlarında… Öğrendiğim ve öğretilen tüm duaları okurum kiminin Türkçe anlamını bilmeden… Kabul olsun isterim… Yağmurlu günlere de yakışırız, hani bıçkınlığımız daha bir belirginleşir… Çürük dişli lanet olası, ahlaksız, kişiliksiz, sıçanları da görürüz… Sadece lanet okur geçeriz… Şarjöre sürülmüştür mermi ya. Yaratandan korkarız,yoksa he desek basar tetiğe tırnaklarımız ama biz tırnakları yemeyi tercih ederiz… Yağmur yağar, ben yıkanırım en kabul olduğunu düşündüğüm abdestimi yağan suyla alırım… Ağzıma ve burnuma üçer kez su veririm bir de ruhuma… Gök gürler… Ve derki: Ey sahtekarlar, ey güneşin sıcaklığına aldanan zavallı budalalar! Bu gök gürültüsü sadece kulaklarınıza çalınmasın, gürlüyorum çünkü az sonra sadece gürlemekte kalmayıp yağacağım… Şimdi gürlüyorken kaçın, yağınca yüzünüzdeki şeker olduğundan tatlı görünen fakat yağmurda eriyecek olan maske düşecek… Ve o zaman yüzünüzdeki, ruhunuzdaki tüm gerçekler su yüzüne çıkabilir ki, linçe uğramanız olası… Onun için gürlüyorken kaçın ki bedelini ağır ödemeyin…. …………… Bulutları kızdırmışlar. Bazen öyle hiddetli yağıyor ki. Şemsiye altındakileri dahi ıslatıyor…
|