|
Yazar Temirağa DEMİR
|
|
Perşembe, 03 Nisan 2008 |
Neresini tutsan bir nakil gerekli, ki organlarını bağışlayanlar genelde organları onarılamayanlardır ve zamana vurursak öldükten sonra olur bu zoraki bağışlamalar… Susanlar bazen kabul ettiklerinden susmazlar, sessizlikler bazen bir çok çığlık taşır her saniye susuşta…
Geçici bir kalıcılık bu biliyorum…Yani sanki yaşanmış tüm güzelliklerin bedeli ödetilecekmiş gibi, az sonra bu iç sancı ile beraber yeni bir ızdırap doğacakmış gibi… Bu ara doğan, sancıdan, iştahlar kaçıran tüm her şey sanki bir başka bebeğin kundağında gizli… Hala ağlıyorlar doğarken tıpkı siz gibi… Ama gördüklerinden değil, bebekler kör doğarmış, büyüyünce de hala bir çok şeyi göremeyenler var elbet. Bakıyor ama maalesef, bir türlü göremiyor… Bebekler ağlıyor, benim bağırasım var… Suskunluğum fırtına öncesi değildir, fırtınanın bizzat yaşandığı bir zaman dilimidir… İlk kez mutlu etmedi yağan yağmur bilmiyorum yoldaş sen gittikten sonra bende kalmadım. Memleket hasreti gibi bu geberesice… Tırnaklarımı parçaladım yine, etrafındaki tüm etleri yedim, kanattım geçen gece… Üç tane ızdırap doğurdum tek başıma… lanet olası ebe kaçtı gitti… “Izdırabın ebesine çok söverler ” dedi. Sıcak suyu bitmiş, ateşi varmış, eşi bekliyormuş gibi bir sürü bahane uydurdu… Kızdı tırnaklarımı parçaladım dedi. Etlerini de yemiş… Anlattı… Çok eksiğim, sanki memleketi istila edilmiş ve askeri olmayan ve savaşmamaya yeminli bir kumandan gibiyim. Yalnız kurşun sesi gelsin istiyorum… Susunca çok şey anlatılır aslında… Ama çok konuşur insanlar, bazıları bu susma halinden habersiz kalır… Konuşmayı bilmediğini zannederler… Zamanların karmaşıklaştığı ve bir türlü okurken toparlayamadığınız romanlar gibidir sessizlik… Ne düşündüğünü anlamaya çalışırsınız… Genelde sevgisini kulak memesi yumuşaklığında yoğurabilenler becerebilirler, hırçınlaşmadan sessiz kalmayı, köpek gibi saldırmamayı kendi acısını kendi öğütmeyi… Sessiz kaldı, bağırarak… Kabullenmedi ama susmalıydı… Hırçınlığı yıkardı tüm her şeyi, ses etmedi kendi acısını öğütmek için iki taş arasına koydu ızdıraplarını yani yeni doğurduğu çocuklarını… Ebe defoldu gitti… yoksa önce kafasını çıkaracaktık rahminden, ama ters geldi bebe, tüm terslikler yetmezmiş gibi oda ters geldi… Eliyle tuttu bebeğin ayaklarını parmağını rahmine sokup çıkardı… Sonra baktı, lousa halini düşündü, umursamadı, doğan bebeğin kırmızı kafasını gördü. Ses etmedi. Ben dört damla yaşını saydım. Her birine kendi içimde manalar yükledim… Bebek ağladı o ağladı… Bu ağlama halinde en küçük bir ses bile duymadım sadece yanağından yaşlar süzüldü… Bebek dile gelmedi. Dile gelmesini bekledi dalkavuk büyücüler… Adını ızdırap koydu anası… hiç emzirmedi… sütü yoktu. Babası da yoktu. Zaten hiç olmamıştı. Yani bir çocuğun doğması için gerekli fiziki şartların hiç biri gerçekleşmemişti… Ama o doğurdu. Ters geldi rahminden, tüm her şey gibi ters… Konuşmayı öğretmedi. Susmayı öğretti… Gelmişse başım üstüne dedi. Kızmadı, kürtajlarda para karşılığı aldırmadı kimi duygulu kimi yeminli Hipokratlara… Yanarken de ses etmedi… Izdırap doğurdu. Ayrılıktan doğdu, sancısını görseniz sancılanırdınız… Ramazan ayında oruç tutturdu süt vermedi… Sevaptır dedi… Ebe gitti çirkef kadın, kocası beş dakka beklese ölecekti sanki ama gitti, bir sürü bahane uydurdu… Izdırap ters doğdu, şimdi korkuyor, doğumu gibi ters gider mi her şey diye…? Evinde kırmızı leğenin içine sıcak suyu sobanın üstündeki güğümden boşaltarak. Kendi bildiği sureleri okuyarak doğurdu… İlk ezanı kulağına kendi okudu. Hatta şaşırdı iki yerde. Yarım yamalak dini bilgisini toparladı yeniden denedi. Sonra yatsı okundu. Hocayı dinledi doğruluğunu teyit etti… Sonra bastı göğsüne büyütmek için, ter kokusunu melek gibi kokan doğurduğuna sindirmek için iyice sıktı tenini… Doğdu işte “ızdırap” adına bakmayın sevimli bir şey… Dişli doğdu… Bu dişliyi siz nasıl anlarsanız öyle yorumlayın…
|
|