|
Kapının önünde ılık bir rüzgâr esintisi vardı. Büyük ayaklı ve sesi ince, şu kaşları gözünün hemen üzerinden başlayan adam kapının önünde oynayan çocukları izliyordu… Altındaki sandalyenin tek bacağı kırılmış ancak sonradan tekrar bantla yapıştırılmıştı… Üç kez evlenip ayrıldı… İlk karısı… İkincisi… Üçüncüsü…
Kapının önünde ılık bir rüzgâr esintisi vardı. Büyük ayaklı ve sesi ince, şu kaşları gözünün hemen üzerinden başlayan adam kapının önünde oynayan çocukları izliyordu… Altındaki sandalyenin tek bacağı kırılmış ancak sonradan tekrar bantla yapıştırılmıştı… Üç kez evlenip ayrıldı… İlk karısı… İkincisi… Üçüncüsü… En çok evlenemediğini sevmişti… Evinin içinde olması gereken hep uzaklarda kalmıştı… Tutturamadı mutluluğun ölçüsünü, birincisi dağınık diye, ikincisi çok konuşuyor diye, üçüncüsü ise su istediğinde “kalk kendin iç” dediği için ayrıldı… Sonra bu üçlü ayrılık zincirinin ardından bir süre kendisinden de ayrılmaya karar verdi… Başardı… Sonra kendi sessizliğinde çığlıklar büyüttü… Babasının evine döndü… Annesinin yanında kaldı… Kocaman bir adam olmasına rağmen annesinin dizinde uyudu… Yaşı otuzun üzerinde olan kardeşleri bu hareketine çok şaşırdılar… Umursamadı… Bu olayı tek garipsemeyen annesiydi… Yaşı yetmişlere dayanan ve tek ayağı sendeleyen, göğüs kanserinden göğüslerinden biri alınan, yüzü kırışan, elleri pamuk toplamaktan nasırlaşan annesi… İlk doğduğu gün yüreğine bastığı gibi hiç garipsemeden okşuyordu bu koca adamın kısa saçlarını… Adam köyde kaldı… Küçüklüğündeki gibi kapının önünden ayrılmıyordu… Akşam hava karardıktan hemen sonra eve giriyordu… Gece yatarken üstünü sıkı örtüyordu ve annesinin dizine uzanıyordu… Ayrıldığı kadınların en sonuncusundan su istediği gün kendisini sevmediğini anlamıştı… Ya da böyle şizofrenin bir bulgu saptamıştı… Kadınların hepsinin ikinci evliliğiydi… Adam son eşinden ayrıldıktan sonra sakallarını kestirdi… Kendine bir yeni gömlek aldı… Bir şimşir tarak… Yeni bir traş takımı… Beyaz nevresim… ….. Sonra on yedi gün o evde kaldı… Eşinin yatağına sere serpile uzandı… Kendi kendine hizmet ediyordu… Adını söyleyip çok sevdiğini belirtiyor… Aynanın karşısında kendi yanağını okşuyordu… Baktı ki bu tecelli tesellisi avutmayacak ilerlemiş yaşa sahip yüreği ve bedenini… Hiç çekinmeden ateşe verdi müstakil evini… Sokaklar bir gece vakti aydınlandı… İtfaiyeyi kendisi aradı… Kurtarılacak bir şey yok dedi… Yeni aldığı şimşir tarak haricinde her şey yandı… Kullanılamayan şifonun içersine sakladığı ve karısı olmayı kabul etmeyen tek sevdiğinin resimleri bile… Alevler sokağı aydınlatırken o çevirdiği ilk taksi ile terminale gitti… Otobüse bindi… Annesinin kapısını çaldığında seher vaktiydi… Yaşlı kadın kapıyı açtığında seccadesini yeni topluyordu… Oğlunu yıllardır görmemesine rağmen hiç şaşırmadı… Yüreğinin üzerine bastı… Koca adam henüz okula yeni başlamış bir öğrenci gibi ürkek ve annesinden hiç ayrılmak istemiyorcasına sarılıyordu yaşlı kadına… İçeride biraz sohbet ettiler… Annesi çok soru sormadı… Çocuk adam çok bir şey anlatmadı… Dizinde uyumak istiyorum diyerek sabaha karşı annesinin dizinde uykuya daldı… Babası kalktığında şaşırdı… Kardeşleri delirdiğini düşündüler… Yaşlı annesi hiç garipsemedi… Yıllar sonra küçük bir çocuk gibi davranan ve kırklı yaşlarını süren bu adamı bağrına basarken, çoraplarını giydirirken, eve erken gelmesini söylerken ve su içirirken hiç şaşırmadı… Adam annesinin dizi dibinden ölene kadar bir daha ayrılmadı…
|