|
Yazar Temirağa DEMİR
|
|
Pazartesi, 17 Mart 2008 |
|
Sonsuzluğun ötesinde sepyalarla yazılmış ağıtların vardı Gülüşün bir de.. Hangi iklime sığdırabilirdin gülüşünü.. Olmadı.
Yine, hala, kim girse ömrüme güldüklerin burada, o çok kalın kitabın yirmi beşinci sayfasında duracak.. Yazılmış olanların çoğu henüz el sürülmemişken, hep yirmi beşinci sayfa.. Dikkatin en yoğun, anlamsızlığın en duru olduğu yer belki bu kitapta; yirmi beşinci sayfa.. Doğunun şarkından mıdır bilmem hep zordur işte orada baş gösteren çıbanlar.. Kurtulması, kurutması zor gelir yaraların, iyi bilirim.. Tozu dumana bulamadan yüreğe bular hep engebeli kalmış toprakları.. Su gitmez, sırf bu olumsuz havadan mütevellit doğuda sulu şakaları çok yapanlar da pek sevilip kabul görmez.. Nazım’ın Pirayesi yinede en çok şarkta güzel durur kanımca.. Ve bu güzel uyumdan, kim ne zaman Nazım okusa şarkta, illaki bir Piraye de kendi adımlarından düşer aklına.. Yer çekimi kanunuyla.. Hiç olmadığı kadar güçlü çeker yerdeki imkansızlıklar insanı toprağa doğuda.. Güzeldir yoksulluğuna şive yollu acılar banmak tandır ekmeğiyle.. Hayal etmek, ummak, aşık olmak güzeldir şarkta…
Ben anlatamam tadını. Belki gidip bir kez olsun kalın bir romanın yirmi beşinci sayfasına varana dek orada kalmalısın..
Sövmek, hangi kentte bu kadar haklı durur başka ve hangi kıtada anlarsın..
Bir kez Nazım okusan o şivesi bozuk ruhların hiç bozulmamış umutları arasında, şiirden değilse de kendi rahatından utanır, ağlarsın…
Hangi yaşanmamış mutluluğu koysan bavuluna o çok girintili çıkıntılı yollarında, koyduğun yerden farklı çıkar doğuda. Biraz daha ketumdur tüm mutluluklar orada. Ve yanlış hesaplamışlar! Yerçekimin uzaydakinin altıda biri kalmayacak hiçbir sıla bağdaşında. Küçüleceksin!..
Anlatması zor…
Bir gün, kalkıp en kalın romanınla gitmeli ta ki yirmi beşinci sayfaya varana kadar.. Ardahan’a, Van’a, Muş’a, Kars’a, Elazığ, Tunceli, Malatya yollarına…
Ana dillerin hepsinde nasıl sevilir bir kent en ağız dolusu haliyle, çaresizliğiyle, küçüklüğüyle, yol vermezliğiyle, geçitsiz geçmişleriyle anlar; belki adamlığından utanırdın.. Rahatından… Hala mutsuzluğundan, yakınmalarından… Hiç şehit vermedin sen. Hele hiç mi hiç uğruna hiç ölümlerin gelmedi çorak topraklarına. Yoksulluğuna bir de çaresiz ağıtları yakmadın, bilmiyorsun ne demektir karda ölmek, anlamazsın kim anlatsa sevdiğini, evladını yitirmek… Hala mutsuzsun. Çaresizsin. Onlardan çok daha fazla. Öyleyse bir kez olsun kalk git o yollara, hiç değilse bir romanın yirmi beşinci kanadına varana dek kal orada… Kal ve anla ne demektir bir şehri, bir toprağı , bir davayı sevmek…
Ben anladım! En çok çaresiz ne zaman en yüce kalır anıtsız bir acıda, şimdi iyi biliyorum.. Canının oksitlenmemiş aşklarını , çaresizliğini, sevdanı, terk etmenin senin için nasıl ölümden beter kaldığını..
Şiven, en güzel gözlerinde durur..
Ve sen hangi Nisan ikindisi bir Ahmet Arif okusan
Şehirlerdeki bütün klakson çığlıkları nihavent olur…
|
|